KÖYKENT

Kendimizi lüks diye; modern diye hapsettiğimiz o apartman daireleri dile geliyor şimdilerde.

Onca insanın; onca eşyanın arasında sıkışıp kalmış yalnızlığımızı yüzümüze vuruyor.

Kalabalıklar içindeki yalnızlığımızı…

 

Hal böyle olunca eskiden daha mı mutluyduk sorusunu akıllara getiriyor. Bir zamanlar daha mı birdik, beraberdik diye dönüyor zihnimizdeki çarklar; kendini sorguluyor. Önceleri, adını sanını bile bilmediğimiz bir sürü psikolojik hastalık şimdilerde türüyor, günden güne artan yalnızlığımıza dostça sarılıyor, “Senin tek dostun benim!” dercesine sırt sıvazlıyor.

Ayağımız yerden kesildi, topraktan uzaklaştı diye mi bu hale geldik dersiniz; İçimizdeki bütün negatifliği toprağa devredemedik diye mi yani tüm bu yaşananlar? Ya da insan olmayı, konuşmayı, iki dakika muhabbet edip dertleşmeyi mi unuttuk? Zaman mı yetiremedik bunca hengâmenin arasında insan olmaya? Yoksa samimiyet eksikliğinden ötürü mü yabancılaştık birbirimize bu kadar? Sahi samimiyet artık bir dergi kapağındaki gülümseme kadar basit miydi, sadece göz çevresinde birkaç kırışıklık…

Başlarken böyle mi düşünmüştük oysaki. Kendi arazimiz üzerine bir evimiz vardı bir zamanlar. Bir yandan ineklerimiz, koyunlarımız, tavuklarımız… Birinin etinden sütünden, diğerinin yününden bir diğerinin de yumurtasından yararlanıyorduk. Sonra evimizin yanında bir de tarlamız vardı; tarlamızda envai çeşit sebze meyve… Maydanozları ellerimizle topluyor; elmayı, armudu, vişneyi, portakalı dalından yiyorduk. Domateslerimizin yeşilden kırmızıya olgunlaştığı o ana gün be gün şahit oluyorduk. Tabi o zamanlar şimdiki gibi “Acaba bu organik mi?” diye bir düşünceye bile sahip olacağımızdan bile bihaber… O mis kokulu köy ekmeğini de kendi ellerimizle yapıyor ve pişiriyorduk kuzine ateşinde. Evimizin yakınından da bir dere akıyordu. Dilersek dereden balık bile tutuyorduk. Ama ekmek elden su gölden görünse de bu kadar basit değildi durum. Süt istiyorsak ineği otlatmalıydık, yumurtasını istiyorsak tavuğu yemlemeli… Yününü istiyorsak da koyunu kurda kaptırmamalıydık. Tarlamızda boy versin istiyorsak ekinler; suyunu, gübresini eksik etmemeliydik. Ekmek istiyorsak tarlamızdaki ekini biçip, öğütüp, kıvamında yoğurup fırına teslim etmeliydik. Yani almak istediğimiz her neyse karşılığını layıkıyla vermeliydik.

Komşuluk ilişkilerine gelince; şehirdeki, tüm aile oturup televizyon izlediğimiz o zaman dilimi var ya hani reklam arasına kadar kimsenin kimseyle tek bir diyalog dahi kurmadığı… İşte o dönem televizyona ayıracağımız  vakti dışarıda komşularla oturup, çay içip, muhabbet ederek geçirirdik. Belki televizyon yoktu. Belki de koskoca köyde sadece bir hanede vardı o zamanlar. Biz yine de birliğimizi bozmaz, bütün köy ahalisi toplanıp cümbür cemaat dizilirdik televizyonun başına. Köyde herkes birbirini tanırdı. Soyadlarımızla değil lakaplarımızla anılırdık hem de. Falancanın şu, filancanın bu dedin mi yedi ceddin çıkardı ortaya, o derece tanır; tanınırdık.

Köy hayatı işte güzeldi ama eksikti, ne doğru düzgün bir hastanesi vardı ne de okulu, ne bankası, ne de avmsi… Üstüne üstlük bir de çalışma gerektiriyordu diye şikâyetçiydik. Sürekli bağda, bahçede, tarlada… Sonra bir de hayvanlar… Ev işleri… Başımızı kaşıyacak vaktimiz yoktu vesselam. Dedik şehir hayatı bu kadar yorucu değil bir de onu deneyelim.

Önce bir apartman dairesi tuttuk kendimize. Sonra içini bir güzel dayadık döşedik. Misafirlerimize güzel görünsündü evimiz. İşlerimizi kolaylaştıran bir de teknolojimiz vardı. Bu da kendimize ve dostlarımıza ayırabileceğimiz ekstra zaman demekti bizim için. Ne becerikli şeydi şu teknoloji aynı anda çamaşır yıkayıp, telefonda konuşup, faturaları ödeyebiliyorduk oturduğumuz yerden… Bize de bolca zaman kalıyordu. Ya da en azından biz öyle umuyorduk. Bir de baktık ki iş hayatına kurban vermişiz tüm zamanımızı. Artık tek özgürlüğümüz evimize gelip uyumak olmuş, tatilleri iple çekmişiz. Sosyalleşmekten çok yalnızlığa hapsetmişiz kendimizi. Şehir hayatı denince aklımıza ilk gelenler bunlar değil de sosyallik, gezip eğlenmek, bolca alışveriş değil miydi oysaki? Nerden çıktı bu uyumak? Komşuluk ilişkileri nerde şimdi? Evlerimize kapanıp vakit geçirmeyi daha iç açıcı mı bulduk dersiniz? Öyle ki aynı apartmanda oturduğumuz kimseyi tanımayacak kadar kentleştik(!)…

Şimdilerdeki işleyişe biraz değinelim. Oturduğunuz binadan biri vefat ediyor ve kimsenin ruhu bile duymuyor;  ilan panosuna filanca şahıs vefat etti yazmasalar hala haberiniz bile olmayacak! Bir de haberi okuyunca bu da kimmiş, kaçıncı daire falan diyorsanız vay halinize… Bizim başımıza gelen bir durumdan örnek vereyim geçen günlerde bizim apartman görevlisinin ameliyat olduğunu öğrendik. Malum sınavlar falan derken bir boşluk uydurup geçmiş olsuna gittik. “Siz daha yeni mi duydunuz?”  diye önce hafif bir göndermede bulundu. “Aslında daha erken gelecektik ama sınavlarımız vardı kusura bakmayın  ” dedik. “Siz de haklısınız hepimiz kendi derdimize düştük kimsenin kimseden haberi yok. Yanlış anlamayın sözüm sadece size değil; ben de böyleyim; hepimiz de böyle! İnanır mısın bir haftadır apartmanda servise benim yerime başkası bakıyor apartmandakiler de beni yıllık izne çıktı sanıyormuş!  ” diye ekledi. Ağlanacak halimize gülüyoruz… Bu kadar mı unuttuk insan olmayı?

Mesafeler kapı eşiğinden atılacak bir adım kadarken, bu derece mi uzak kalmalıydık o incecik duvarlara?

Kübranur Özata
kubranurozara@lisan-iask.com
Şubat 2013

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir